Bilinçli Oyuncak Ayýlar
Soğuk bir kış günüydü. Yanından yürüyen arkadaşıyla beraber, bir dağın tepesine kurulu olan kasabalarından uzaklaşmışlardı. Kasabayı çevreleyen güzel çam ormanları; yerel halktan kaçabildikleri, sessizliğine sığındıkları ve arkadaşlıklarını gerçekten paylaştıkları tek yerdi. Dünya hakkında konuşup sürekli gitme hayalini kurdukları o uzaktaki büyük ülkeler konusunda planlar yaptıkları, yemyeşil, onlara özel bir odaydı orası onlar için.
Insanlığı merak ediyorlardı. Yani, onu biliyorlardı, onlar da onun bir parçasıydılar sonuçta. Ama onu daha yakından tanımak istiyorlardı. Kafalarında sürekli sorular olurdu, neden burada olduğuklarıyla ilgili. Hangi gerzeğin, neden insanlığı yarattığı, ya da herhangi bir gerzeğin insanlığı yaratmış olup olmadığı gibi sorulara kafaları bayağı takılırdı...
Düşüncelerinden sıyrıldı, çünkü arkadaşı şu an ona gülümsüyordu. Dağın kimi yerinde çok da yüksek olmayan, ama yine de oldukça tehlikeli olan uçurumlar bulunuyordu. Onlardan birinin kenarından, beş altı metre yanından yürüyorlardı şimdi. Kar diz boyuydu. Çevredeki çam ağaçları, üzerlerine binmiş olan karlar yüzünden ağırlaşıp yere yaklaşmış dallarıyla her zamankinden de güzel görünüyordu sanki. Gökyüzü gri-beyaz bulutlarla kaplıydı, çevrede ara sıra öten bir kaç karganın çığlıkları dışında hiç mi hiç ses yoktu.
“Gelsene, uçurumun kenarına oturalım,” dedi arkadaşı. “Aşağısı şu an çok güzel görünüyor olmalı.”
“Hey, ben bunu o kadar da tavsiye etmem,” dedi Özgür. “Aşağı düşebiliriz veya kayabiliriz, kar yanıltıcı görünüyor.”
Ormandan aşağı inerken arkadaşının eli hep Özgür'ün omzundaydı. Ama şimdi kolunu indirmiş, onu dirseğinden tutmuş uçuruma doğru çekiştiriyordu. “Aaa, yapma ama! Hadi gelsene, o kadar da tehlikeli olamaz!”
“Istemiyorum ya,” deyip güldü Özgür. “On beş seneden fazlasını yaşamaya niyetliyim, sağol!”
O ise Özgür'ü çoktan bırakmış, uçurumun kenarına varmıştı. Karlara bata çıka oraya kadar yürümüş olması bile geride kalan dostunun gerilmesine yetmişti. Simdi ise tutmuş, çekingen çekingen adımlarla iyice kenara gidip aşağı bakıyordu! Özgür, onun adımlarıyla ezilen kardaki ayak izlerine basa basa, elinden geldiğince çabuk bir şekilde yanına gitti. “Hadi, korkutuyorsun beni. Gel ya..” deyip elini ona uzattı. O da arkasına dönüp arkadaşının iyice yakınına geldiğini farketti ve gülümseyerek elini uzattı.
“Se..!” adını tamamen söyleyememişti Özgür, gerisi heyecandan kesilen nefesiyle, boğazına takılı kalmıştı. “.. lim .”
O sırada ne tür bir hareketleri yüzünden olan oldu da birden altlarındaki kar kütlesi gürültüyle çatladı, bilemiyorum. Uçurumun kenarında birikmiş olan kardan küçük bir tepeciğin üzerine yürümüşlerdi meğer. Özgür arkadaşına doğru uzanıp elini sıkıca tuttu ve kendini kırılıp uçurumdan aşağı düşmek üzere olan kar tepeciğinden geri, arkadaki yumuşak karların üstüne doğru attı.
Doğrulduğunda parmaklarının arasında sadece bir eldiven tutuyordu. Kulakları uğuldamaya başlamıştı, nereye bakacağını, ne yapacağımı şaşırmıştı. Aşağı bakmak için uçurumun kenarına eğildi. Tir tir titriyordu, en ufak bir ses çıkarmaya korkarak dudaklarını ısırıyordu. Çünkü ağzını açtığı anda bütün dünyayı titretecek, yok edecek bir çığlık atacağını sezmişti.
Uçurumun dibindeki her şey çok küçüktü. Doğal olarak. Bu yüzden aşağı bakıp da toprak rengi bir pantolon ile siyah ceket giyen arkadaşını seçebilmesi imkansızdı. Aşağı varmanın pek fazla yolu yoktu, yapabileceği tek şey şu an içinde bulunduğu ormanın sonuna koşup oradaki keçiyollarından birini kullanarak aşağı inmekti. Bu bayağı zaman alacak bir şeydi, ama başka ne yapabilirdi ki?
Koşmaya başladı. Seğrek ağaçların arasında bu şekilde ilerlemek oldukça zor bir şeydi, hatta karların üzerinden zıplaya zıplaya gitmek belki daha kolay bile olabilirdi. Elinden geldiğince hızlı bir şekilde, tam olarak nasıl yaptığıyla ilgilenmeden ilerlemeye devam etti.
Bütün iç organlarının arasından geçen soğuk bir rüzgarla çevrelenmişti sanki, ama tuhaf bir şekilde hala bir damla göz yaşı dökmemişti. Bu dökmediği yaşlar, onun ruhuna saygısızlık gibi gelmeye başlamıştı Özgür'e.
Özgür karların içinde debelenerek ilerlemeye devam ederken yakınlarındaki bir ağacın arkasında kıpırdanmalar oldu. Sonra birden ağacın arkasından genç ve güzel bir kız çıktı. Ayakları çıplaktı, hafif dalgalı kızıl saçları omuzlarından aşağı, neredeyse beline kadar dökülüyordu ve saçlarının üzerinde, teni kadar bembeyaz elbisesiyle de uyumlu, kardelenlerden bir taç vardı. Bunun nasıl gerçekleştiğini anlamamıştı ama, ona bakınca ekşi-tatlı bir tat duyumsuyordu Özgür bütün bedeninde.
“Birini mi arıyorsun?” diye seslendi kız. “Duyguların çok karmaşık... Tam olarak ne yapmaya çalıştığını anlayamadım.” Zarif bir sesi vardı.
Özgür kızın dediklerinin absürdlüğüne tepki veremeyecek kadar afallamıştı, ama afallamasının nedeni kızın ortaya çıkışı değil, arkadaşının aşağı düşüşüydü. “Arkadaşım biraz gerideki uçurumdan aşağı düştü,” diyebildi bir an durakladıktan sonra. “Aşağı ulaşmanın tek yolu ormandan geçip aşağı inebilecek daha az tehlikeli bir yokuş bulmak.”
“Arkadaşın uçurumdan mı düştü dedin?” kız da çıplak ayaklarına rağmen, koşaradım yürüyen Özgür'ün peşine takıldı. “Bu çok tuhaf, çünkü ben de onu arıyorum. Onu bulmakla görevlendirildim.”
“Sen kimsin ki?”
“Adım Miles,” yürümeye devam ediyorlardı. “Güç'ün yarattıklarından biriyim. Tıpkı senin gibi, ama senden farklı bir biçimde.”
“Güç'ün yarattıkları mı?”
“Ah, unutmuşum. Siz ona buralarda ‘tanrı' diyorsunuz. Çağlar boyunca bizim ihtiyara herkes bir başka ad takıp durdu zaten.”
“Tanrıya karşı tam bir inancım yok, ama inancımın olduğunu varsayarcak olursak,” dedi. “Ikimiz de onun tarafından yaratıldık demiştin. Aramızdaki fark ne peki?”
“Benim onun yardımcılarından biri olmam, senin ise onun hayatına katılan renklerden bir parça olman.”
“Bir yardımcı mı? Sözü edilip duran şu Kutsal Ruh gibi bir şey misin yani Milas?”
“Adım Mil-es. Milas değil.”
“Ah, pardon. Peki sorumu tekrar edeyim mi?”
“Hayır... Melek ile Ruh aynı şey değildir. Bak, her canlının bir yaşam kaynağı var, öldüğü anda ruhtan ayrı bir şekilde bedenden ayrılan, aslında başından beri sizin Tanrı'nın bir parçası olan. Ben o yaşam kaynağından bir parçayım işte. Ve de, arkadaşın.. Arkadaşının ruhunu almak için geldim ben. Bunu herkese yapmak zorundayız. Ve her şeyde olduğu gibi bunu da başlangıçta bilmiyorduk.”
“Neyi?”
“Ruh, ölümün ardından bedeni terk ettiği zaman ne yapacağını şaşırır ve içine girdiği durumdan kaçmaya çalışır. Adem ve Havva'nın ruhlarını Öbür Dünya'ya ulaştırmadan önce buralarda az aranmamıştık.” Miles kıkırdadı.
“Bir dakika, bir dakika. Miles, sen bana onun gerçekten öldüğünü mü söylüyorsun?” ne Adem, ne de Havva Özgür'ün umrunda değildi, onun tek derdi arkadaşının ölümüydü şu anda.
“Bunu az önce düşüncelerinle savaşırken, kendin de kabul etmemiş miydin?”
“Evet... Ama yüksek sesle söylenmesini duymak biraz daha farklı bir etki yaratıyor.”
“Oysa ki düşündüklerin senin için duyduklarından çok daha etkili olmalıydı.” Dedi Miles.
“Düşündüklerim benimle benim aramda olur. Benden başkasının da bu durumu kabul etmiş olması farklı bir şey. O zaman... Bilmiyorum.” Ormandaki ağaçlar gittikçe sıklaşıyordu. Normalde olsa kendisi ve arkadaşı, ormanın batısında kalan küçük patikaya yönelir ve dağın daha da yukarılarındaki kasabalarına varmaya çalışırlardı. Artık böyle bir şey olmayacaktı. Artık o, insanlardan kaçıp sessizliği tek başına dinleyecekti. Hiç kimse bahar günlerinde çimenlerin üzerinde bağdaş kurmuş otururken elini onun omzuna koymayacaktı.
“Onunla çok yakın arkadaştın, değil mi?”
Miles'in bu sorusuna cevap vermesine gerek bile yoktu.
“Arkadaşlık duygusuna anlam veremiyorum.” Dedi Miles.
“Bir güne kadar ben de anlam veremezdim. Ama şaşırtıcı bir şekilde, bir andan sonra buldun mu buluyorsun işte.”
“Güç sizin yüzünüzden her geçen gün daha da şaşırıyor zaten. Sizi arkadaş olarak görüyor o.” O sırada Özgür kızın iyice beyaza yakın buz mavisi gözlerine, ipince ve silik kaşlarına, sipsivri olan burnu, çenesi ve kulaklarına bakmaktan kendini alamıyordu. Belki de yıllardır içinde bulunduğu din karmaşasını çözen anahtar olacaktı şu karşısında duran güzel yaratık...
“Teşekkür ederim. Ama ben Melek, ya da Ruh Taşıyıcı'yı ‘yaratık' kelimesine tercih ederdim.”
“Hepimiz yaratılmadık mı? Hepimiz senin şu Güç'ün birer yaratığıyız.” Miles'in sözünün altında kalmamaya niyetliydi.
“Mantıklı bir cevap.”
“Demin bir şey söylüyordun?”
“Diyordum ki, sizi arkadaş olarak gören Güç, yine sizin yüzünüzden her geçen gün biraz daha şaşırıyor.”
“Niye ki?” Miles'in ayaklarının karlara basarken herhangi bir iz bırakmadığını, ses bile çıkarmadığını fark etti.
“Çünkü şu ‘bilinç' denen şeye sahipsiniz ve bir kısmınız bunu adam akıllı kullanmasını biliyor. Gerçekten o küçücük beyninin daha da da küçücük bir kısmının elverdiği kadarının çok iyi farkında olanlar var aranızda.”
“Bu mantıklı, insanoğlu elindeki yetenekleri en iyi şekilde kullanmamalı mı?”
“Güç bunu beklemiyordu. Sizin de bizim gibi onun varlığını sorgusuzca kabul edeceğinizi, kavrayabileceğinizi sandığınız her şeyi merak etmeyeceğinizi tahmin ediyordu.”
“Peki sen neden merak etmiyorsun?”
“Çünkü biliyorum her şeyi O'nun yarattığını,” dedi Miles.
“Ama bu ‘niye' sorusunu açıklamıyor.”
Miles gülümsedi, Özgür'e şimdi bir şeyler açıklayacaktı işte. “Bir çocuk neden bütün oyuncak ayılarına isimler verir, karakterler yükler?” diye sordu.
“Canı sıkılmıştır?”
“Peki bu çocuk neden kendi kafasında oyuncak ayılarının her birinin apayrı bir benliğinin olmasını sağlar, onların yaşamlarının sürüp gittiğini izlemek ister?”
“Çocuk kendini onların yaratıcısı durumuna getirmiş olur...” diye yüksek sesle düşündü Özgür.
“Doğru. Hepimiz Güç'ün oyuncak ayılarıyız.”
“Bilinçli oyuncak ayılar.”
‘Bilinçli oyuncak ayılar' düşüncesi Özgür'e komik gelmişti. Sonsuz evreni bir oyuncak kutusu olarak görmek de öyle. Su ana kadar kendini hiç bir dine yakın hissetmemişti, tanrının varlığına burun kıvırmıştı. Oysa şimdi, bir ormanda, yanında Ruh Taşıyıcı bir Melek'le (güzel bir tanesiyle hem de) yan yana yürüyor, bir çocuk olarak görülebilecek Tanrı'nın küçük oyuncakları olmaktan bahsediyordu.
Birden aklına arkadaşı geldi. Çam ağaçlarıyla dolu şu ormandan bir an önce çıkmak, onun yanına varmak istiyordu. Bedenini kendisinden önce bir başkasının bulacağından korkuyordu çünkü. Ona istediği gibi veda edememek...
Yarım saat öncesine kadar ona veda etmesi gerekeceğini aklının ucundan bile geçirmezdi.
“Dünya şaşırtıcı bir yer, öyle değil mi?” dedi Miles. Anlaşılan onun son anlarda düşündüklerine dikkat etmemişti. “Sürprizlerle dolu.”
“Öyle. Peki şuna cevap ver; eğer sen varsan, ve Güç de varsa, bu durumda kader de mi olan bir şey?” dedi. “Her şeyin bir sebebi mi var? O niye öldü?”
“Dinle...”
Özgür kendini tutamadan Miles'in sözünü kesti. “Bu çok saçma, bir nevi ‘kelebek etkisi' gibi olayların akışını değiştirecek belki bu olay, Güç'ün oyun tahtasına bir renk katıp onu şaşırtacak belki, ama bu benim için çok büyük bir kayıp olacak!”
“Kader diye bir şey yok, Özgür.”
“Adımı nereden bili..”
“Sence?”
“Devam et.”
“Ilginç olan da bu zaten. Güç sizi kontrol etmiyor. Artık böyle bir şey yapması için çok geç. Hem zaten, o zaman bilincinizin de, ruhunuzun da, kimse için bir önemi kalmazdı. Kader, insanoğlunun kendini kontrol altında ve güvende hissetmek için uydurduğu oldukça tuhaf bir şey.” Engebeli ve yokuş aşağı giden taşlık bir yola gelmişlerdi. Karların yer yer eriyip kaygan bir çamura dönüşmüş olması kötüydü ama.
“Yine de onun gitmesine gerek yok.” Diye diretti Özgür.
“Kendini onun yokluğuna alıştırsan iyi edersin,” dedi Miles. “Hem sana bir şey söyleyeyim mi? Çok şanslı bir insansın sen. Arkadaşının cesedini bulmaya giderken yanında sana destek olan bir Melek var çünkü. Seni avutmak için oluşumun pek az kimsece bilinen sırlarını sana açan bir Melek.”
“Sahi, neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Melekler her şeyi bilir, hiç biri, bir diğerinin suratında hey-bunu-bilmiyordum-işte bakışını göremez... Bu olay bir süre sonra çok sıkıcı bir hal alıyor.”
Büyük bir kayadan aşağı atlamaları gerekiyordu. Özgür aşağı atladıktan sonra Miles'e baktı. Beyaz eteğini çekingen çekingen tutan Miles, uçurumun tepesindeyken aşağı bakmak üzere eğilen arkadaşına çok benzemişti birden. Hatta Melek birden Özgür'e öyle baktı ki, sanki bakan o değil de arkadaşıydı. Bir saniye için Özgür bu olanın şokunu atlatamadı. Damarlarındaki kan, kısacık ve sıcacık bir an içinde ‘ yoksa..? ' düşüncesini bütün bedenine yamıştı.
“Özgür, arkandaki o ağacı görüyor musun?” diye sordu parmağıyla uzağı gösteren Miles.
Uçurumun ortasından fırlamış gibi görünen, aslında kayalık bir düzlükte bir şekilde büyümüş olan küçükçe bir ağacı gösteriyordu. Ağaca baktıktan sonra “Evet..?” deyip tekrar arkasını döndüğünde, Miles'in yanıbaşında olduğunu farketti.
“Güzel, ben de görebiliyorum.” Dedi Miles.
Miles kayadan aşağı nasıl inmişti?
“Nasıl yolculuk yaptığımızı görmeni istemememi bağışlarsın herhalde.”
Özgür omuz silkti. “Önemli değil, yine de merak ettim ama.”
“Anlayabilecek olsan senden gizlemezdim.” Özgür son sözler yüzünden biraz kırılmıştı ama belli etmedi.
Sonunda uçurumun dibine varmışlardı. Koşaradım karların arasında ilerlemeye başladıkları sırada o hala Miles'in nasıl olup da çıplak bacaklarıyla karın ortasında donmadığını anlamaya çalışıyordu.
“Ölümsüz birinin soğuktan donarak ölmesini bekleyemezsin, değil mi?” dedi Miles.
“Yine de neden başından itibaren kendini onun olduğu yere ışınlamadığını anlayabilmiş değilim.”
“Çünkü merak duygusuyla dolup taşan bir insancığı izlemek hoşuma gidiyor. Ayrıca seninle şu ana dek konuşmamış olsam kendini nasıl hissedeceğini hiç kendine sordun mu?”
“Bizimki bir çıkar ilişkisi yani.”
Miles güldü. “Tamamen.”
Herhalde onbeş dakika boyunca çevreyi dolanıp aradılar. Özgür yardım çağırmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu, çünkü artık arkadaşının ölümünü getiren...
“Ruhunu almaya gelen,” diye düzeltti Miles.
...ve tıpkı arkadaşı gibi oldukça ukala bir karaktere sahip olan bir Melek yüzünden, onun hayata gözlerini yumduğundan emindi. Ona kalabalığın merak dolu uğultusu arasında veda etmek istemiyordu.
Birden karların arasında yere çöktü ve yüzünü dizlerinin arasına gömüp öylece kaldı Özgür. Kar eldivenlerine karşın parmakları, şapkasına karşın kulakları, aslında bütün vücudu buz kesmişti. Ayakları uyuşmaya başlamıştı. Ama bunlar onun umrunda bile değildi. Tek istediği Selim'i bir kez daha görebilmekti.
Kendi kendine “Selim... Neredesin?” diye fısıldarken aklına bir şey geldi. “Miles?” diye seslendi başını yukarı kaldırmadan. Gelen ayak seslerini duymuyor olabilirdi, ama yüreğine yayılan bir sıcaklık yüzünden onun yanına yaklaştığından emindi.
“Melekler ölümsüzdür, Özgür. Insanlar ise ölümlü. Melekler her şeyi bilir, merak etmez. Insanlar ise her şeyi bilemeyecek olmalarına rağmen merak etmeyi bırakmazlar. Melekler yardımcıdır, insanlar ise başına buyruk yaşar. Başına buyrukluğunu son nefesine kadar yaşayan bir insan öldükten sonra karşıtına dönüşür. Yani bir melek olur. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, herkes yanılabilir.” Diyordu Miles'in güzel sesi.
Miles... Selim... Miles... Selim.
Tabii.
“Sen Selim'sin!” deyip başını kaldırdı Özgür birden.
Karşısında Selim duruyordu. Etten kemikten, canlı bir Selim. Pantolonunun dizinde büyükçe bir kan lekesi vardı ve bunun dışında da oldukça hırpalanmış bir haldeydi. Ama Selim, Selim'di.
“Özgür, arkandaki o ağacı görebiliyor musun?” dedi Selim parmağıyla uzağı göstererek. “Uçurumun ortasındaki kaya gibi düzlükteki hani. Düşerken ona takıldım, hızımı yavaşlattı. Yoksa...”
“Ölebilirdin!” deyip Selim'e sarıldı Özgür.
“Yere düştükten sonra bir süre bilinçsiz yattım sanırım. Gözlerimi açtığımda senin yerde oturduğunu görtüm işte.”
Tanrı'nın öleceğini düşündüğü bir beden tekrar dirilebilir, hatta ölmemiş olabilir... Herkes yanılabilir, Tanrı da. Çünkü kader diye bir şey yok, hiç bir şey önceden yazılmış değil.
Tanrı yanılabilir. Ne de olsa o, oyuncak ayılarıyla oynayan küçük bir çocuğun elindekilerden daha fazlasına sahip değil. Ama onun oyuncak ayıları, bilinçli oyuncak ayılar.
Özgür, Selim'e biraz daha sıkıca sarıldı.